
James Stewart
Sergio Leone

Film yapımcısı baba ve oyuncu aynı zamanda opera sanatçısı bir annenin oğlu olan Sergio Leone şüphesiz yarattığı Western üçlemesiyle akıllara gelir. Leone yarattığı sert,argo hatta cinsel aşırıcı bakış açısıyla sinemaya damgasını vurmuştur. Filmlerinde cinselliği çekinmeden en uç noktalarına kadar kullanmıştır. Hitchcock,Kustorica gibi yönetmenlerin aksine bütün karakterlere eşit derece yaklaşmış ve mükemmeliyetçi yapısıyla her oyuncuya kendi karakterini damgalamıştır.
Sergio Leone sinema tarihini o zamanlar Amerika’da artık eski bir tür olarak sayılan, yeterince ilgi görmeyen Western türü yapımlarla etkilemiştir. O dönemde Amerika’lı yapımcıların arasında yayılan; filmi kendi orjinal mekanın dışında lokasyon düzenlemeleriyle mekanı orjinal hala getirmeyi amaçlayan mekan düzenleme modasının etkisiyle Sergio Leone Western kuşağı filmlerini Western’in ana yurdu Amerika olmasına rağmen, genellikle Avrupa ülkelerinde,Avrupalı oyuncularla çekmiştir. Spagetti Western türünün yaratıcısı olan Leone, Amerikalı yönetmenlerin aksine filmlerini daha düşük bütçeyle,yerel ve Avrupalı oyuncularla çekmiştir. Spagetti Western’de karakterlerin ağırlığından dolayı kadın oyunculara cinsel açıdan erkekler tarafından kullanılan ,dulluk ve din görevlisi karakterler dışında çok yer verilmemiştir. Onun yerine ağırlık erkek karakterlere verilmiştir. Clint Eastwood ve Lee Van Cleef gibi oyuncular bu tür sayesinde ünlü olmuşlardır. Özellikle usta oyuncu Clint Eastwood A Fistful Of Dollars (1964), For A Few Dollars More (1965), The Good The Bad And The Ugly (1966) serisi ile sinemaya çok sağlam bir giriş yapmıştır.

1960′lı yıllarda Holywood’un kullandığı ana karakterlerin kurtarıcı,güzel giyimli,şık olmasının yanı sıra, Leone filmlerinde bu tabuyu yıkarak, aç,susuz, kötü giyimli hatta pis anti kahramanlar yaratmıştır. Kendi dünyasını sinemaya entegre ettiği için, onun filmlerini diğer yönetmenlerin filmlerinden ayırmak oldukça kolaydır. Ağır şiddet, efsanevi diyaloglar,Western düelloları,yalnızlık teması,yakın çekim ve film müzikleri. Film müzikleri konusunda Leone genelde belli bir çalışma grubundan vazgeçmemiştir, Ennio Morricone başta olmak üzere çalıştığı grubun ürettiği eserler şiddetli bir operaya benzetilmiştir. Bu benzetmede yönetmen Sergio Leone’nin annesinin opera sanatçısı olmasından dolayı genelde bu tarz müzikleri seçmesi etkilidir. Film müzikleri o kadar çok beğenilmişlerdir ki Once Upon A Time İn America(1984) filminin müzikleri tüm zamanların en iyi soundtrack albümü olarak gösterilmiştir.

İddaalara göre Godfather için yönetmenlik teklifini geri çeviren Leone kendi mafya filmini çekmek istemiştir. Ardından Yazar Harry Grey’in The Hoods isimli romanından esinlenerek senaryosunu on yıl içinde yazdığı,en az Godfather serisi kadar güzel Once Upon A Time İn America’yı çekmiştir. Yarattığı unutulmaz karakterleriyle, az sayıda olsa da efsane filmleriyle sinemaya damgasını vurmuştur.
Tüm zamanların en iyilerinden,belki de bir numarası, yıkıma giden adam Sergio Leone..
Pompei’nin Son Günleri (1959)
Rodos Canavarı (1961)
Bir Avuç Dolar İçin (1964)
Birkaç Dolar İçin (1965)
İyi,Kötü ve Çirkin (1966)
Bir Zamanlar Batıda (1968)
Yabandan Gelen Adam (1971)
Bir Zamanlar Amerikada (1984)

Herkesin veremediği bir aşk mektubu vardır..
Son zamanlarda ehemmiyeti her ne kadar azalmış olsa da el yazılarımız bizim karakterimizi yansıtır. Her insanın kendine özgü, ruh halini yansıtan bir el yazısı vardır. Tıpkı alın yazısı gibi…
Hepimizin çocukluk dönemlerimize ait unutulmaz anılarımız,kavgalarımız aşklarımız var. El Yazısı çocukların, çocuksu aşkın daha ön planda olduğu bir Ali Vatansever filmi.
Bolu / Göynük köyünde kasabaya gelecek olan yabancı öğretmen için bütün halk telaş halindedir. Aynı gün içinde kasabaya Fransız bir turist gelir. Halk Fransız turisti öğretmen sanıp bağrına basar. Olaylar turist odaklı şekilde devam eder.
El yazısı gibi tek mekanda çekilen,farklı kuşakların ilişkilerini anlatmayı başarabilen samimi filmleri seviyorum. Çocukluk,gençlik,yaşlılık… 3 farklı kuşağı derinlemesine pişmanlıklarıyla,aşklarıyla,kavgalarıyla işlemiş Ali Vatansever.

Oyuncu kadrosu; Cansu Dere,Sarp Akkaya,Baran Akbulut gibi isimlerden oluşuyor. Ben çocuk oyunculara aşık oldum, o nasıl bir doğallık,samimilik,içtenlik?

Geçen gün gelen şiddetli tavsiyeler üzerine Sonbahar filmini izleme fırsatı buldum. Yusuf 22 yaşında üniversite öğrencisiyken siyasi olaylardan dolayı girdiği F tipi cezaevinden rahatsızlığı yüzünden tahliye edilir. Kimsesi olmayan Yusuf yaşlı annesinin yanına, Artvin’e gider.
Film doğa ve insan karakterindeki benzerliği, tabiat ve kişi arasında ki psikolojiyi sıkı sıkıya işlemiş. Karadeniz’in güzelliği, insanın gençlik döneminde yaptığı birtakım olayların, gelecekte pişmanlıklara yol açması,vicdanla hesaplaşma,sorgulamalar..

Yönetmen, filmin başında başroldeki karakterin öleceğini belirtmesine rağmen,filmin akışı içinde son sahnede ölüm bizlere sürpriz bir şekilde geliyor. Az ve aşırıya kaçmadan Özcan Alper aşk temasını da işlemiş. Filmde sık sık duyduğumuz ve gördüğümüz Gürcü kızı Elka ile Yusuf arasındaki aşk.
Özcan Alper sanatın bazı dayatmalara,diktalara karşı baş kaldırma gücünü ve toplumu yönlendirme yeteneğini kullanmış. Henüz filmin başında F tipi cezaevlerini göstererek amacını belli eden yapım, o dönemin yaşanmışlığına,kuşağına bir ağıt niteliğinde.

Yönetmen Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi olan Sonbahar, 15.Altın Koza Film Festivalinde en iyi uzun metrajlı film seçilmiş ve ardından film eleştirmenlerinden olumlu eleştiriler almış.
![]()
Çocukluk yıllarında David ‘Noodles’ Aaronso ve arkadaşları New York sokaklarında gangsterlik yaparak, popüler olma peşindedir. Bir takım sebeplerinden dolayı çocukluk rüyalarını gerçekleştiremeyen arkadaş grubu yıllar sonra tekrar bir araya gelir. Bu sebeple film yaşamın bütün dönemlerini ayrı ayrı işlemiştir. Çocukluk yıllarındaki cesaret, gençlik yıllarındaki heyecan ve hayaller, yaşlılık döneminin pişmanlıkları…
Film bir dönemin Amerikasını,yer altı dünyasınının sistemini,1900′lü yılların bir takım yaşanmışlıklarını başarılı şekilde yansıtıyor. Amerika’daki içki yasağı… Bu sebeple filmi yaşanmış olaylardan esinlenen gerçekçi yapımlar arasına alabiliriz.

Spagetti Western’in efsane ismi Sergio Leone’nin son filmi. Filmin çoğu İtalyan ekiple,ironik olarak genelde Avrupa ülkelerinde çekilmiş. Ahlaksızlık,cinsellik gibi objeleri en katı halde kullanan Sergio Leone ve ekibi bunların yanında insanın yaşadığı en temiz çocukluk aşklarını, yaşlılık döneminde bile aklından çıkmayan saf düşünceleri en yumuşak şekilde vermiş.
Robert De Niro faktörünün yanında James Woods ismi de filmi çekici kılıyor. Çocuk oyuncular ve onların yaşlı halleri çok başarılı performanslar sergilemiş.
Filmin orjinal süresi 3 saat 40 dakikadır. Amerikan yapımcılar tarafından bu sürenin dönemin ülke standartlarına göre fazla olması nedeniyle filmin bazı yerleri kesilmiştir. Fakat daha sonra filmin kırpılmış halinin ülkede en kötü film seçilmesiyle orjinal hali piyasaya sürülmüş ve büyük ilgi görmüştür. Tabii ki filmin kırpılmamış argo ve aşırılıklar dolu orjinal hali izlenmelidir.

Film esnasında Beatles’ın Yesterday şarkısını sık sık duymak mümkün. Bunun yanında ünlü film müzisyeni Ennio Morricone’in muhteşem şarkıları bizlere eşlik ediyor. Film’in Soundtrack albümü tüm zamanların en iyileri arasında gösterilmektedir.
Film benim için çok değerlidir, naçizane hayatımın yapı taşlarından biri olmuştur.
Posted in Film
Tagged bir zamanlar amerikada, once upon a time in america, robert de niro, sergio leone

Sinemaseverler için Film festivalleri eşi benzeri bulunmaz bir karnavaldır. İstanbul film festivali bu sene 31 Mart-15 Nisan 2012 tarihleri arasında yapılacak. Festivale son günleri sayarken, biletler dün genel satışa çıktı.
BİLET FİYATLARI
| Tam | İndirimli | Tam Lale Kart |
İndirimli Lale Kart | |
| Hafta içi (11.00-13.30-16.00) | 5 TL | 5 TL | 5 TL | 5 TL |
| Diğer | 15TL | 9 TL | 12 TL | 7 TL |
Festivalde 200′ü aşkın film seyirciyle buluşacak. Daha detaylı bilgi için; http://film.iksv.org/tr
Posted in Film
Tagged film festivali, iksv 2012, iksv film festivali, istanbul film festivali

Ben bugün 6 tane muhteşem adamla tanıştım ve onlara aşık oldum. Meat The Beetles hayatlarına Beatles şarkılarıyla yön veren, o güzellikleri özleyen kişiler tarafından kurulmuş. Grup kendini şöyle açıklıyor: ”Çocukluklarından beri the beatles hayranı olan bir grup müzisyen, çocukluk hayallerini gerçekleştirmek üzere meat the beetles grubunu kurdular. meat the beetles, efsane beatles parçalarını orijinallerine sadık kalarak icra ediyor ve gruba olan saygılarını bu şekilde dile getirmeyi amaçlıyorlar.”
Ben ilk defa kendilerini bugün seyretmeme rağmen, grubun müdavimleri arasında olacağım. Enerjileri ve sempatik tavırları süper, daha ne olsun canlı canlı Beatles parçaları dinleme fırsatı buluyoruz. Beatles seven herkes dinlemeli,onlarla tanışmalı.
İşte gruptaki değerli isimler;
emre çötelioğlu – vokal
selçuk tüzel – vokal / akustik gitar
ilker göçmen – vokal / gitar / klavye
görkem baharoğlu – gitar
arif ortakmaç – bas
bartu özbatur – davul
Beatles seveni tabiki bizde severiz.

Popüler sinemadan biraz uzaklaşalım, 1957 yılında çekilen psikolojik belki de biraz hukuki bir filme gidelim. 12 Angry Men Sidney Lumet’in ilk sinema yönetmenliğidir. Fakat bu bakış açısıyla yönettiği ilk sinema performansında çok beğenilmiş, adeta ilerisinde yapacağı işlerin bir fragmanını izleyiciye ve sinema camiasına izlettirmiştir.
Görüşlerimiz bizim için önemlidir, onları her ortamda açıkça söyleyebilmeliyiz. Kendi görüşünü güzel açıklamalarla,anti-tezlerle karşı tarafa bildirirsen insanların,grupların hatta toplumların fikri değişebilir. Fakat insanları etkilemek hiçte kolay değildir..

18 yaşında bir çocuk babasının cinayetiyle suçlanmaktadır, görgü tanıklarının ifadelerine göre de çocuk suçludur. 12 kişi çocuğun geleceği hakkında karar vermek için bir odada toplanır. Toplantının henüz başında 11 kişi çocuk suçludur şeklinde oy kullanır. Kalan bir kişi ise(Deivid) çok düşük bir ihtimalde olsa çocuğun masum olabileceğini düşünmektedir.
Deivid’in jürinin kalan kısmını nasıl etkilediğini,arkasına sığındığımız önyargıların aslında ne kadar basit,yıkılabilir olduğunu görüyoruz. Deivid’in jüridekilerin önyargılarını yıkmasının zorluğu ve ikna yeteneğini kullanması bizlere hukuki bir açı sağlıyor. (Bir hukuk fakültesi öğrencisi olarak dikkatimi çekti.) Olaylara dar bir açıdan değil, farklı açılardan bakmanın önemine değinen kült sayılabilecek bir film. İnsanların farklı görüşlerin arkasına sığınırken bile etkisiz nedenleri dayanak göstermesi ve görüşlerinin uç noktalarda olmasına rağmen iletişim ile zıt kutuba bile geçebilmesi psikoloji açıdan da çok önemli.

Film tek mekanda çekilmiş, popülarite hastalarının önyargıları yıkan bir yapım. Başrolde Henry Fonda ve Lee J.Cobb var. Fakat her oyuncu karakterini çok başarılı yansıtmış. 1997 yılında William Friedk’in yönetmenliğinde tekrar çekilmiş, benim tavsiyem eski yapım olan 1957 çıkışlı film.
Guilty-Not Guilty
Life is in their hands — Death is on their minds!